''Soldan Giggs Geliyor!''
"Her küçük çocuğun hayalindeki gibi, Ryan sokak arasında keşfedilmişti. Bu onun düşlerin gerçekleştiği yere, Düşler Tiyatrosu'na ilk adımıydı..."

Sokakların arasında sadece onların görebildiği küçücük stadyumlarında top koşturan, golden sonra sadece televizyondan görebildiği adamlara biraz da özenerek hayallerinde kurduğu tribünlere koşan küçük bir çocuğun futbol sevgisi, sevginin en saf hallerinden biridir belki de. Sabahın ilk ışıklarından, annenin avazlarına kadar süren bu oyun için kurulmuş onlarca hayalden en güzelidir belki de, topa vurmayı öğrendiği sokakların, onun düşlerine açılan kapı olması.
Ryan Joseph Wilson, 29 Kasım 1973'te Cardiff'te doğdu. Hikâyemizin kahramanını hala çıkaramamış olabilirsiniz. Şöyle söyleyelim: Galler'de soğuk bir kasım günü dünyaya gelen bu küçücük kalp, ileride evlat edinilecek ve adı Ryan Joseph Giggs olarak değişecekti. Düşler Tiyatrosu'nun en kadim oyuncularından biri olacak Giggs'in hikâyesi, en az Galler kadar soğuk bir geceyle işte böyle başlamıştı... Babası Danny, bir Rugby sporcusuydu. Üstelik Rugby, o yıllarda Galler'de futboldan da popülerdi. Fakat Ryan, futbol oynamayı seçti. Kariyerine devam eden babası, Swinton'a transfer olunca, Giggs'in ailesi de taşınmak zorunda kaldı. O bölgeye çok yakın olan büyük annesinin yanında, Salford'da eğitimine devam eden Ryan'in yeni stadyumu da burası olmuştu. Tıpkı her küçük çocuğun hayalindeki gibi, Ryan da sokak arasında keşfedilmişti. Bu onun düşlerin gerçekleştiği yere, Düşler Tiyatrosuna ilk adımıydı, fakat bir terslik vardı. O zamanlar için ilk durağı olan bu takım, ileride dönüp baktığında gülüp geçtiği bir durak olacaktı... Manchester City scoutları tarafından seçilen Ryan'in ilk amatör takımı da burası oldu. Takımıyla geçirdiği bir turnuva sırasında, Manchester United'ta ilk yıllarını geçiren Alex Ferguson onu inceletmek adına bir scout gönderdi. Yıl başı döneminde de bir deneme kontratı. United'ın genç takımına katılan, genç milli takımın kaptanlığını yapan Ryan için sıkıntıların en büyüğü kendi içindeydi.16 yaşına geldiğinde annesi ve babasının yolları ayrılmış ve annesi bir başkasıyla evlenmişti. Bu onun için büyük bir dönüm noktası olacaktı. O artık Ryan Joseph Giggs'ti.
Gençliğinin en güzel yıllarında bir çok sorumluluk alan ve sorunlar yaşan Ryan için artık ödüllendirilme vakti gelip çatmıştı. 29 Kasım 1990'da, artık o resmen Manchesterlı'ydı. O sezon ManU Federasyon Kupası'nı kazansa da, ilerleyen 2 sezon kabus niteliğinde geçecekti. Arsenal ve Liverpool'un domine ettiği ligi orta sıralarda tamamlayan ekip için artık kazanma vakti geliyordu.. Her yönüyle kazanabilecek kapasitede olan United kadrosunun bir zaafı vardı, takımı taşıyabilecek bir sol açıkları yoktu. İşte bu noktada, Ferguson'ın 3. tercihi olan Ryan Giggs için parlama zamanı gelip çatar. İlk resmi maçına 2 Mart 1991'de Everton karşısında çıkan Giggs, sakatlanan Denis Irwin'in yerine bir sol-bek olarak görev alır ve ardından ilk resmi golünü 4 Mayıs 1991'de Manchester derbisinde atar. Zaten böylesine bir hikâye, ancak Düşler Tiyatrosu veya bilindik adıyla Old Trafford'da gerçekleşebilecek kadar güzeldir. Bir rüya başlamaktadır.
Henüz 17 yaşında üzerindeki çelikten yeleği kırıp atan Giggs, artık düzenli olarak forma giymeye başlar. O sezon Leeds'in ardından ligi 2. tamamlayan United'la birlikte Giggs, aynı sezon Lig Kupası finalinde ilk apoletini omzuna takar. Brian McClair'in tek golüyle United, Lig Kupası'nı kazanır. Ardından sezon bitiminde Profesyonel Futbolcular Birliği, onu ''Yılın Genç Futbolcusu'' seçer. Fergie, bir kez daha seçimlerinde haklı çıkmıştır... Ertesi sezon, Premier Lig'in ilk yılıdır. Yeni düzenlemelerin ve radikal değişikliklerin ardından Fergie'nin taktik tahtasında konuşturması gerekenler vardır. Steve McManaman ile yakaladığı uyum, United'ın çağının ötesindeki futboluna müthiş bir uyum sağlar. Nitekim onların omuzları üzerinde Premier Lig'in ilk şampiyonu Manchester United olur. Henüz 20 yaşında olan Giggs, İngiliz basınının da dikkatini çeker. Sahadaki süratıne ve henüz yıllanmamış yüzüne atıfta bulunarak magazin sayfaları genç Gallerli'nin haberleriyle dolup taşar. Tüm bu haberlerin ötesinde, United'taki Giggs rüzgarı, genç futbolcuların da dikkatini çeker. ''Bir gün belki ben de Giggs gibi olurum...''onunkine benzeyen hikâyelerin ilk satırları olmaktadır artık. Üstelik ertesi sezon üst üste gelen 2. şampiyonluğun ardından Giggs, bir kez daha Yılın Genç Futbolcusu seçilir. Bu İngiltere tarihinde bir ilktir...1994-95 sezonu onun için durgun geçer. Yaşadığı sakatlık formuna çok fazla etki etmiştir. Fakat yine de Fergie'nin ona dair zihninde onlarca planı vardır. 1996'da tekrar eski formuna kavuşan Giggs'in dönüşü mükemmel olmuştur. Sezonun en iyi golüne imza atan ve Federasyon Kupası ve EPL Şampiyonluğu'yla duble yapan Giggs için sol kanatta işler tekrar rayına oturmuştur. Ertesi sezon kazandıkları şampiyonluk ve Şampiyonlar Ligi yarı finalinin ardından Juventus'un efsane kaptanı Del Piero onun için şöyle söyler: ''Bunu söylemek can sıkıcı fakat hayatımda iki futbolcuyu izlerken ağladım. Birincisi Roberto Baggio'ydu, ikincisi ise Ryan Giggs...''
Atlattığı sakatlıkların ardından, 1998-99 sezonu onun için harika geçer. Şampiyonlar Ligi finalinde Teddy Sheringham'ın golündeki hazırlık pasının ardından, Palmeiras karşısındaki futbolu ona iki kupa getirir. 26 yaşındaki Giggs'in artık kazanamadığı kupa kalmamıştır! 2000'li yıllara gelindiğinde, Old Trafford'un sol yanında hala Giggs'in rüzgârı esmektedir. Genç Gallerli, 2001 yılında Celtic karşısında Düşler Tiyatrosu'ndaki 10. yılını kutlarken, ertesi sezonda da Chelsea karşısında 100. golünü atacaktır. 30'una merdiven dayayan karizmatik sol açık için, artık her şey rayına oturmuştur. O artık Old Trafford'un demirbaşlarından biri, genç oyuncuların Türk deyimiyle Giggs Abi'si, magazin sayfalarının da odak noktasıdır. Ekim 2004'te Liverpool karşısında, Manchester formasıyla 600. maçına çıkan Giggs, artık İngiliz futbolunun yaşayan efsanesidir.
David Gill'in politikası, onun gibi bir efsane için bile fazla serttir. 30'unu geçmiş hiçbir futbolcuyla 1 yıldan fazla sözleşme imzalayaman United, sakatlık problemleri çeken Giggs için bile en fazla 2 yılı uygun görür. Nitekim, karizmatik sol açık Giggs için de kulübe zamanı gelmiştir. 2007'den itibaren Nani ve Anderson'la birlikte rotasyon dahilinde kullanılan Giggs, yılların ondan aldıklarıyla artık eski gücünde de değildir. Yine de United ve Giggs kazanmaya devam eder. 2008-09 sezonu öncesi takımı hakkında değerlendirmeler yapan Fergie onun için: ''O kasımda 35 yaşında olacak. Bunun bir önemi yok, 25'inde kanattaydı, 35'inde de ortada. O hala bizim için en önemli oyuncu.'' Gerçekten de Fergie haklıdır. Kulübede, solda veya ortada Giggs hala vazgeçilmezdir. 2009'da 1 yıllık yeni sözleşmeye imza atan Giggs, aynı sezonda 700 maçında 150. golünü kaydeder, 36'sına bastığında Premier Lig'deki 100. golünü atar ve 26 Şubat 2012'de de Manchester United formasıyla 900. maçına çıkar. O, Manchester formasını tam 140 farklı futbolcuyla giymiş, sol kanattaki çimlerin abiyane tabirle ''anasını ağlatmıştır!''
Soğuk bir Cardiff kışında başlayan hikâyenin artık son satırları eklenmekte Giggs'in ilk sayfaları yavaş yavaş sararan kitabına. O, kırmızı formayla herkesten fazla kazanmış, teni beyaz ruhu buz gibi olan tüm Britanyalı kadınların içini ısıtmıştı.Sahada daima üzerine düşeni yapan rüzgarın oğlu, zamanı geldiğinde nasıl yavaşlasını bilip ortaya geçtiyse, zamanı geldiğinde de yavaş yavaş kendi kabuğuna doğru çekilmeyi bekliyor şu sıralar. Tüm küçük kalplerin hayal ettiği gibi, sokak aralarında savurduğu sol ayağının peşinde, Düşler Tiyatrosu'nun gördüğü en güzel oyunu tam 23 yıl boyunca oynadı o. Ve en güzel oyunların hak ettiği gibi, perde kapandığında ayakta alkışlanmayı bekliyor artık.
Kaynak:http://www.tribundergi.com/haber/soldan-giggs-geliyor
Bir Adanmışlık Öyküsü
"Maçın adamı ve turnuvanın en değerli futbolcusu seçilen Gerrard, maçtan sonra şöyle diyordu: "Böyle bir geceden sonra bu takımdan nasıl ayrılabilirim?" "

Tarih 15 Nisan 1989. Federasyon Kupası yarı finalinde oynanacak Liverpool-Nottingham Forest maçı için on binlerce taraftar Sheffield Wednesday'in mabedine doluşuyordu. Fakat ters giden bir şeyler vardı. Uyarılara rağmen maça biletsiz binlerce taraftar akın etmiş, kale arkası tıklım tıklım olmuştu. Oluşan izdihamda ayaklar altında kalanlar, tribünden düşenler ve yardımı bekleyemeden hayata gözlerini yuman tam 94 kişi vardı. Steven Gerrard'ın kuzeni Jon-Paul Gihooley de ölenlerden biriydi. O gün 9 yaşında olan Gerrard'ın, artık hayata dair tek bir amacı vardı: Jon Paul için, nefesi yettiğince Liverpool forması giyecekti.
Merseyside'da doğmuş her çocuk gibi Steven'ın da 2 yolu vardı, ya küçüklüğünün takımı Everton'ı seçecek, ya da kuzeninin ardından verdiği sözün arkasında duracaktı. O, 2. yolu seçti. 9 yaşında Liverpool Akademisi'ne kayıt olan Gerrard için bu, yıllarını vereceği forma adına attığı ilk adım olacaktı. Bir kaç kulüp denemesinin ardından Manchester United tarafından da denenen Gerrard, belki de tam da o an, yanlış kırmızının yolunda olduğunu anladı. 1997'de de Liverpool ile ilk profesyonel sözleşmesini imzaladı.
Genç Gerrard için Anfield'ın yolu açıktı. Zira Liverpool, son şampiyonluğunu 1989'da yaşamıştı. 70'ler ve 80'lerde İngiltere ve Avrupa futbolunu kasıp kavuran Merseyside'ın kırmızı yakası için durgunluk yıllarıydı. Neredeyse 10 yıl, zirveden uzakta geçmişti. Tüm bu etmenlerin yanında, Steven Gerrard 18 Kasım 1999'da Blackburn karşısında, son dakikada oyundan çıkan Vegard Heggem'in yerine oyuna dahil oldu. Çimlere ilk adımını attığında içi titreyen, biraz ilerledikçe kariyerinin başında verdiği sözü hatırlayan, bir yandan da maçın son dakikalarında kendisini ''You'll never walk alone'a'' kaptırmış Liverpool taraftarlarının karşısında bulan Gerrard, yıllar sonra bu stadyumda ayakları yere bastığında milyonların içini titretecekti. Şimdilik sadece genç bir orta saha oyuncusuydu... O sezon sakatlığı bulunan takım kaptanı Jamie Redknapp'ın boşalttığı mevkide, orta sahanın ortasında tam 13 maça çıktı. Zaman zaman sağ açıkta da oynuyor, fakat istenilenin uzağında kalıyordu. Onun karakteri, tam bir orta saha oyuncusuna uygundu aslında. Zamanında yaptığı müdehaleleri, sakin oyunu ve iğne deliğinden geçirdiği paslarıyla birlikte, kırmızı formanın altında karizmatik bir defansif orta saha görünümü veriyordu. Sarı saçları, ip gibi ince kaşlarının altından Kop'a doğru doğrulttuğu kararlı bakışlarıyla Gerrard, kırmızı formayla bir devrin adamı olacaktı.
Çaylak sezonunun ardından, ilkleri yaşayacağı sezon olan 99-2000 sezonu gelip çatmıştı. Orta sahanın ortasında ona eşlik eden ilk takım arkadaşı ve aynı zamanda kaptanı Jamie Redknapp'la Sherlock Holmes ile Dr. Watson'ı andırıyorlardı. Bir Merseysidelı olarak, Gerrard'ın bildiği en iyi şeylerden biri de Merseyside Derbisi'ydi. Kariyerinin ilk Merseyside Derbisi'ne yedek kulübesinde başlayan Gerrard, tıpkı onun gibi bir Liverpool efsanesi olan - zira Gerrard da olacak - Robbie Fowler'ın yerine oyuna dahil olduktan sonra Evertonlı Kevin Campbell'e yaptığı faulun ardından kırmızı kartla birlikte bir kez daha kulübenin yolunu tuttu. Bu onun ilk kırmızı kartıydı... İlk golü ise uğruna senaryolar yazdıracak cinstendi. Kuzenini kaybettiği, yaşama amacını belirlediği Hillsborough faciasının yaşandığı Sheffield Stadyumu'nda gelmişti.
Kariyeri boyunca yaşayacak olduğu sakatlıklar, onu ilk kez bu sezon rahatsız etmeye başlamıştı. Gerrard, sağlığına kavuşur kavuşmaz adını Anfield'da hissettirmeye başlayacaktı. 2000-01 sezonunda tam 50 maçta forma şansı bulan Gerrard, attığı 10 golün yanında Federasyon Kupası, Lig Kupası ve UEFA Kupası ile kariyerinin ilk üç madalyasını boynuna geçirecekti. Omuzlarında bir tek Şampiyonlar Ligi ve Premier Lig apoleti eksikti genç Gerrard'ın. Efsane bir Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu yaşayacaktı ama Premier Lig onun hiç kavuşamadığı sevgilisi olacaktı.
Bir sezon sonra, Sami Hyypia'nın ardından takımın 2. kaptanı olacaktı Gerrard, onun kariyerinde büyük bir yeri olan hocası Gerard Hoillier onun için: ''Onda bütün liderlik meziyetleri mevcut, sadece zamanı gelmeli...'' diyordu. Ah, bir tahmin bu kadar mı yerinde olurdu? Gerrard, onu da yalancı çıkartmayacaktı. Kupasız geçen 2003-04 sezonunun ardından Hoillier kulüpten ayrılırken, Gerrard'ın kapısını Londra'dan takım elbiseli adamlar çalıyordu... Milyarder Abramovich'in adamları onun için 20 milyon Sterlin biçmişti, o ise Liverpool'da kalmayı tercih etti. Üstelik, kulübede taktik tahtasının bir dönem üstadı olan Rafael Benitez vardı. Kesinlikle doğru seçimdi!
Bir sonraki sezon, onun ve Liverpool tarihi için bir destanın yazılacağı sezon olacaktı. Aslında sezon başlarında yine çok çekiyordu sakatlıklardan Liverpool, fakat Premier Lig'deki başarısızlık, muhteşem bir zaferle unutturacaktı kendisini. Liverpool, Şampiyonlar Ligi finalinde Milan ile İstanbul'da karşılaşıyordu. İstanbul, yüzlerce yıl boyunca büyük devletlerin zafer hayallerini taçlandıran şehirdi. Bir futbol takımı tarafından yeniden fethedileceği nereden bilinebilirdi ki? Maldini'nin 1. dakikada attığı golün ardından dönemin lüle saçlı Arjantinli'si 2 golle durumu 3-0 Milan lehine tayin edecekti. Rafael Benitez gerçekten bir ustaydı, bunu gösterme vakti de gelmişti. 54'te Gerrard'ın, 56'da oyuna 2. yarıda giren Smicer'in ve 60'ta da Gerrard'a partnerlik eden en güzel adam Xabi Alonso'nun golleri skoru 3-3 yapmıştı. Penaltılara giden maçta Serginho ve Pirlo'nun kaçırdığı penaltılara Hamann ve Cisse ile karşılık veren, noktayı da 2. golün sahibi Smicer'le koyan Liverpool, İngiliz gazetelerinin manşetini de belirlemişti. ''What a comeback!'' Maçın adamı ve turnuvanın en değerli futbolcusu seçilen Gerrard, maçtan sonra şöyle diyordu: ''Böyle bir geceden sonra bu takımdan nasıl ayrılabilirim?''
Ertesi sezon, 53 karşılaşmada 23 gol atan Gerrard, kariyerinin en verimli dönemini geçiriyordu. Federasyon Kupası finalinde 2 gol atarak takımının West Ham karşısında kupaya uzanmasını sağlayacak ve Profesyonel Futbolcular Derneği tarafından yılın futbolcusu seçilecekti. Şampiyonlar Ligi'nde ise, destan yazdıkları Milan'a karşı yarı-finalde elenmeyle yetineceklerdi...13 Nisan 2008'de, Liverpool formasıyla 300. maçına çıkan Gerrard, sezonu 21 golle kapatacak, ve üstelik harika bir partner edinecekti. Xabi'nin ayrılmasının ardından ileri uçta Atletico'dan gelen Torres'le yakaladıkları uyum Liverpool'a harika bir hava getirecek, PFA'in yılın takımında kendisine yer bulacaktı. Ne yazık ki sakatlıklar, onun yakasını bırakmak bilmiyordu artık... 10 Mart 2009'da Liverpool ile 100. Avrupa maçına çıkan kaptan için yavaş yavaş yolun sonu görünüyordu.
Yakın tarihe geldiğimizde de, Merseyside'ın kırmızı yakası için başarısızlık hikâyesi devam ediyor aslında. Büyük umutlarla girilen yeni sezonlar, yanlış transfer hamleleri ve Amerikan başkanların gölgesinde Liverpool, tüm bu olumsuzlukların ve başarısızlık öyküsünün yanında hala İngiltere'nin içeride ve dışarıda en başarılı takımı ünvanının sahibi.
Steven Gerrard, Anfield Road'a ayak basmış en güzel adamlardan biri. Kazanılan veya kazanılamayan kupalar bir yana, yönetim-futbolcu-taraftar üçgeninin merkezinde hala o yer alıyor. Real Madrid'in uğruna 40 milyon Sterlin döktüğü, bir çok otoritenin ayrılmamakla suçladığı Gerrard, kariyerinin son demlerine geldiğinde, Merseysidelı o küçük çocuğun haykırışlarını hala içinde hissediyor. Onun bir amacı vardı. Sevdası uğruna ölen kuzeni Jon-Paul için o, aynı sevda uğruna kırmızı formayı sırtına geçirmişti. Liverpoollular iyi bilir. O formayı sırtınıza geçirip, Anfield çimlerine çıkan koridorun sahaya yönelen merdivenlerinin başında ''This is Anfield'' yazısına elinizi bir kez vurur, You'll never walk alone'a da ucundan bir kez eşlik ederseniz, sonsuz bir sözleşmeye imza atmış sayılırsınız. Bir kez kırmızıysanız, daima kırmızı kalırsınız...

Sokakların arasında sadece onların görebildiği küçücük stadyumlarında top koşturan, golden sonra sadece televizyondan görebildiği adamlara biraz da özenerek hayallerinde kurduğu tribünlere koşan küçük bir çocuğun futbol sevgisi, sevginin en saf hallerinden biridir belki de. Sabahın ilk ışıklarından, annenin avazlarına kadar süren bu oyun için kurulmuş onlarca hayalden en güzelidir belki de, topa vurmayı öğrendiği sokakların, onun düşlerine açılan kapı olması.
Ryan Joseph Wilson, 29 Kasım 1973'te Cardiff'te doğdu. Hikâyemizin kahramanını hala çıkaramamış olabilirsiniz. Şöyle söyleyelim: Galler'de soğuk bir kasım günü dünyaya gelen bu küçücük kalp, ileride evlat edinilecek ve adı Ryan Joseph Giggs olarak değişecekti. Düşler Tiyatrosu'nun en kadim oyuncularından biri olacak Giggs'in hikâyesi, en az Galler kadar soğuk bir geceyle işte böyle başlamıştı... Babası Danny, bir Rugby sporcusuydu. Üstelik Rugby, o yıllarda Galler'de futboldan da popülerdi. Fakat Ryan, futbol oynamayı seçti. Kariyerine devam eden babası, Swinton'a transfer olunca, Giggs'in ailesi de taşınmak zorunda kaldı. O bölgeye çok yakın olan büyük annesinin yanında, Salford'da eğitimine devam eden Ryan'in yeni stadyumu da burası olmuştu. Tıpkı her küçük çocuğun hayalindeki gibi, Ryan da sokak arasında keşfedilmişti. Bu onun düşlerin gerçekleştiği yere, Düşler Tiyatrosuna ilk adımıydı, fakat bir terslik vardı. O zamanlar için ilk durağı olan bu takım, ileride dönüp baktığında gülüp geçtiği bir durak olacaktı... Manchester City scoutları tarafından seçilen Ryan'in ilk amatör takımı da burası oldu. Takımıyla geçirdiği bir turnuva sırasında, Manchester United'ta ilk yıllarını geçiren Alex Ferguson onu inceletmek adına bir scout gönderdi. Yıl başı döneminde de bir deneme kontratı. United'ın genç takımına katılan, genç milli takımın kaptanlığını yapan Ryan için sıkıntıların en büyüğü kendi içindeydi.16 yaşına geldiğinde annesi ve babasının yolları ayrılmış ve annesi bir başkasıyla evlenmişti. Bu onun için büyük bir dönüm noktası olacaktı. O artık Ryan Joseph Giggs'ti.
Gençliğinin en güzel yıllarında bir çok sorumluluk alan ve sorunlar yaşan Ryan için artık ödüllendirilme vakti gelip çatmıştı. 29 Kasım 1990'da, artık o resmen Manchesterlı'ydı. O sezon ManU Federasyon Kupası'nı kazansa da, ilerleyen 2 sezon kabus niteliğinde geçecekti. Arsenal ve Liverpool'un domine ettiği ligi orta sıralarda tamamlayan ekip için artık kazanma vakti geliyordu.. Her yönüyle kazanabilecek kapasitede olan United kadrosunun bir zaafı vardı, takımı taşıyabilecek bir sol açıkları yoktu. İşte bu noktada, Ferguson'ın 3. tercihi olan Ryan Giggs için parlama zamanı gelip çatar. İlk resmi maçına 2 Mart 1991'de Everton karşısında çıkan Giggs, sakatlanan Denis Irwin'in yerine bir sol-bek olarak görev alır ve ardından ilk resmi golünü 4 Mayıs 1991'de Manchester derbisinde atar. Zaten böylesine bir hikâye, ancak Düşler Tiyatrosu veya bilindik adıyla Old Trafford'da gerçekleşebilecek kadar güzeldir. Bir rüya başlamaktadır.
Henüz 17 yaşında üzerindeki çelikten yeleği kırıp atan Giggs, artık düzenli olarak forma giymeye başlar. O sezon Leeds'in ardından ligi 2. tamamlayan United'la birlikte Giggs, aynı sezon Lig Kupası finalinde ilk apoletini omzuna takar. Brian McClair'in tek golüyle United, Lig Kupası'nı kazanır. Ardından sezon bitiminde Profesyonel Futbolcular Birliği, onu ''Yılın Genç Futbolcusu'' seçer. Fergie, bir kez daha seçimlerinde haklı çıkmıştır... Ertesi sezon, Premier Lig'in ilk yılıdır. Yeni düzenlemelerin ve radikal değişikliklerin ardından Fergie'nin taktik tahtasında konuşturması gerekenler vardır. Steve McManaman ile yakaladığı uyum, United'ın çağının ötesindeki futboluna müthiş bir uyum sağlar. Nitekim onların omuzları üzerinde Premier Lig'in ilk şampiyonu Manchester United olur. Henüz 20 yaşında olan Giggs, İngiliz basınının da dikkatini çeker. Sahadaki süratıne ve henüz yıllanmamış yüzüne atıfta bulunarak magazin sayfaları genç Gallerli'nin haberleriyle dolup taşar. Tüm bu haberlerin ötesinde, United'taki Giggs rüzgarı, genç futbolcuların da dikkatini çeker. ''Bir gün belki ben de Giggs gibi olurum...''onunkine benzeyen hikâyelerin ilk satırları olmaktadır artık. Üstelik ertesi sezon üst üste gelen 2. şampiyonluğun ardından Giggs, bir kez daha Yılın Genç Futbolcusu seçilir. Bu İngiltere tarihinde bir ilktir...1994-95 sezonu onun için durgun geçer. Yaşadığı sakatlık formuna çok fazla etki etmiştir. Fakat yine de Fergie'nin ona dair zihninde onlarca planı vardır. 1996'da tekrar eski formuna kavuşan Giggs'in dönüşü mükemmel olmuştur. Sezonun en iyi golüne imza atan ve Federasyon Kupası ve EPL Şampiyonluğu'yla duble yapan Giggs için sol kanatta işler tekrar rayına oturmuştur. Ertesi sezon kazandıkları şampiyonluk ve Şampiyonlar Ligi yarı finalinin ardından Juventus'un efsane kaptanı Del Piero onun için şöyle söyler: ''Bunu söylemek can sıkıcı fakat hayatımda iki futbolcuyu izlerken ağladım. Birincisi Roberto Baggio'ydu, ikincisi ise Ryan Giggs...''
Atlattığı sakatlıkların ardından, 1998-99 sezonu onun için harika geçer. Şampiyonlar Ligi finalinde Teddy Sheringham'ın golündeki hazırlık pasının ardından, Palmeiras karşısındaki futbolu ona iki kupa getirir. 26 yaşındaki Giggs'in artık kazanamadığı kupa kalmamıştır! 2000'li yıllara gelindiğinde, Old Trafford'un sol yanında hala Giggs'in rüzgârı esmektedir. Genç Gallerli, 2001 yılında Celtic karşısında Düşler Tiyatrosu'ndaki 10. yılını kutlarken, ertesi sezonda da Chelsea karşısında 100. golünü atacaktır. 30'una merdiven dayayan karizmatik sol açık için, artık her şey rayına oturmuştur. O artık Old Trafford'un demirbaşlarından biri, genç oyuncuların Türk deyimiyle Giggs Abi'si, magazin sayfalarının da odak noktasıdır. Ekim 2004'te Liverpool karşısında, Manchester formasıyla 600. maçına çıkan Giggs, artık İngiliz futbolunun yaşayan efsanesidir.
David Gill'in politikası, onun gibi bir efsane için bile fazla serttir. 30'unu geçmiş hiçbir futbolcuyla 1 yıldan fazla sözleşme imzalayaman United, sakatlık problemleri çeken Giggs için bile en fazla 2 yılı uygun görür. Nitekim, karizmatik sol açık Giggs için de kulübe zamanı gelmiştir. 2007'den itibaren Nani ve Anderson'la birlikte rotasyon dahilinde kullanılan Giggs, yılların ondan aldıklarıyla artık eski gücünde de değildir. Yine de United ve Giggs kazanmaya devam eder. 2008-09 sezonu öncesi takımı hakkında değerlendirmeler yapan Fergie onun için: ''O kasımda 35 yaşında olacak. Bunun bir önemi yok, 25'inde kanattaydı, 35'inde de ortada. O hala bizim için en önemli oyuncu.'' Gerçekten de Fergie haklıdır. Kulübede, solda veya ortada Giggs hala vazgeçilmezdir. 2009'da 1 yıllık yeni sözleşmeye imza atan Giggs, aynı sezonda 700 maçında 150. golünü kaydeder, 36'sına bastığında Premier Lig'deki 100. golünü atar ve 26 Şubat 2012'de de Manchester United formasıyla 900. maçına çıkar. O, Manchester formasını tam 140 farklı futbolcuyla giymiş, sol kanattaki çimlerin abiyane tabirle ''anasını ağlatmıştır!''
Soğuk bir Cardiff kışında başlayan hikâyenin artık son satırları eklenmekte Giggs'in ilk sayfaları yavaş yavaş sararan kitabına. O, kırmızı formayla herkesten fazla kazanmış, teni beyaz ruhu buz gibi olan tüm Britanyalı kadınların içini ısıtmıştı.Sahada daima üzerine düşeni yapan rüzgarın oğlu, zamanı geldiğinde nasıl yavaşlasını bilip ortaya geçtiyse, zamanı geldiğinde de yavaş yavaş kendi kabuğuna doğru çekilmeyi bekliyor şu sıralar. Tüm küçük kalplerin hayal ettiği gibi, sokak aralarında savurduğu sol ayağının peşinde, Düşler Tiyatrosu'nun gördüğü en güzel oyunu tam 23 yıl boyunca oynadı o. Ve en güzel oyunların hak ettiği gibi, perde kapandığında ayakta alkışlanmayı bekliyor artık.
Kaynak:http://www.tribundergi.com/haber/soldan-giggs-geliyor
Bir Adanmışlık Öyküsü
"Maçın adamı ve turnuvanın en değerli futbolcusu seçilen Gerrard, maçtan sonra şöyle diyordu: "Böyle bir geceden sonra bu takımdan nasıl ayrılabilirim?" "
Ryan Joseph Wilson, 29 Kasım 1973'te Cardiff'te doğdu. Hikâyemizin kahramanını hala çıkaramamış olabilirsiniz. Şöyle söyleyelim: Galler'de soğuk bir kasım günü dünyaya gelen bu küçücük kalp, ileride evlat edinilecek ve adı Ryan Joseph Giggs olarak değişecekti. Düşler Tiyatrosu'nun en kadim oyuncularından biri olacak Giggs'in hikâyesi, en az Galler kadar soğuk bir geceyle işte böyle başlamıştı... Babası Danny, bir Rugby sporcusuydu. Üstelik Rugby, o yıllarda Galler'de futboldan da popülerdi. Fakat Ryan, futbol oynamayı seçti. Kariyerine devam eden babası, Swinton'a transfer olunca, Giggs'in ailesi de taşınmak zorunda kaldı. O bölgeye çok yakın olan büyük annesinin yanında, Salford'da eğitimine devam eden Ryan'in yeni stadyumu da burası olmuştu. Tıpkı her küçük çocuğun hayalindeki gibi, Ryan da sokak arasında keşfedilmişti. Bu onun düşlerin gerçekleştiği yere, Düşler Tiyatrosuna ilk adımıydı, fakat bir terslik vardı. O zamanlar için ilk durağı olan bu takım, ileride dönüp baktığında gülüp geçtiği bir durak olacaktı... Manchester City scoutları tarafından seçilen Ryan'in ilk amatör takımı da burası oldu. Takımıyla geçirdiği bir turnuva sırasında, Manchester United'ta ilk yıllarını geçiren Alex Ferguson onu inceletmek adına bir scout gönderdi. Yıl başı döneminde de bir deneme kontratı. United'ın genç takımına katılan, genç milli takımın kaptanlığını yapan Ryan için sıkıntıların en büyüğü kendi içindeydi.16 yaşına geldiğinde annesi ve babasının yolları ayrılmış ve annesi bir başkasıyla evlenmişti. Bu onun için büyük bir dönüm noktası olacaktı. O artık Ryan Joseph Giggs'ti.
Gençliğinin en güzel yıllarında bir çok sorumluluk alan ve sorunlar yaşan Ryan için artık ödüllendirilme vakti gelip çatmıştı. 29 Kasım 1990'da, artık o resmen Manchesterlı'ydı. O sezon ManU Federasyon Kupası'nı kazansa da, ilerleyen 2 sezon kabus niteliğinde geçecekti. Arsenal ve Liverpool'un domine ettiği ligi orta sıralarda tamamlayan ekip için artık kazanma vakti geliyordu.. Her yönüyle kazanabilecek kapasitede olan United kadrosunun bir zaafı vardı, takımı taşıyabilecek bir sol açıkları yoktu. İşte bu noktada, Ferguson'ın 3. tercihi olan Ryan Giggs için parlama zamanı gelip çatar. İlk resmi maçına 2 Mart 1991'de Everton karşısında çıkan Giggs, sakatlanan Denis Irwin'in yerine bir sol-bek olarak görev alır ve ardından ilk resmi golünü 4 Mayıs 1991'de Manchester derbisinde atar. Zaten böylesine bir hikâye, ancak Düşler Tiyatrosu veya bilindik adıyla Old Trafford'da gerçekleşebilecek kadar güzeldir. Bir rüya başlamaktadır.
Atlattığı sakatlıkların ardından, 1998-99 sezonu onun için harika geçer. Şampiyonlar Ligi finalinde Teddy Sheringham'ın golündeki hazırlık pasının ardından, Palmeiras karşısındaki futbolu ona iki kupa getirir. 26 yaşındaki Giggs'in artık kazanamadığı kupa kalmamıştır! 2000'li yıllara gelindiğinde, Old Trafford'un sol yanında hala Giggs'in rüzgârı esmektedir. Genç Gallerli, 2001 yılında Celtic karşısında Düşler Tiyatrosu'ndaki 10. yılını kutlarken, ertesi sezonda da Chelsea karşısında 100. golünü atacaktır. 30'una merdiven dayayan karizmatik sol açık için, artık her şey rayına oturmuştur. O artık Old Trafford'un demirbaşlarından biri, genç oyuncuların Türk deyimiyle Giggs Abi'si, magazin sayfalarının da odak noktasıdır. Ekim 2004'te Liverpool karşısında, Manchester formasıyla 600. maçına çıkan Giggs, artık İngiliz futbolunun yaşayan efsanesidir.
Soğuk bir Cardiff kışında başlayan hikâyenin artık son satırları eklenmekte Giggs'in ilk sayfaları yavaş yavaş sararan kitabına. O, kırmızı formayla herkesten fazla kazanmış, teni beyaz ruhu buz gibi olan tüm Britanyalı kadınların içini ısıtmıştı.Sahada daima üzerine düşeni yapan rüzgarın oğlu, zamanı geldiğinde nasıl yavaşlasını bilip ortaya geçtiyse, zamanı geldiğinde de yavaş yavaş kendi kabuğuna doğru çekilmeyi bekliyor şu sıralar. Tüm küçük kalplerin hayal ettiği gibi, sokak aralarında savurduğu sol ayağının peşinde, Düşler Tiyatrosu'nun gördüğü en güzel oyunu tam 23 yıl boyunca oynadı o. Ve en güzel oyunların hak ettiği gibi, perde kapandığında ayakta alkışlanmayı bekliyor artık.
Kaynak:http://www.tribundergi.com/haber/soldan-giggs-geliyor
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder